The Sinking City 2 incelemesi: Lovecraft'ın dünyası Resident Evil'a dönüşürse



The Sinking City 2 incelemesi: Lovecraft'ın dünyası Resident Evil'a dönüşürse
16px
32px

Ercan Uğurlu 16 Eylül 2026 20:30

“Ölü olmayan şey sonsuza dek yatabilir; ve garip çağlarda ölüm bile ölebilir.” - H.P. Lovecraft / Cthulhu'nun Çağrısı (1928)

Korku oyunlarında bazı isimler vardır ki daha oyunun kapağında neyle karşılaşacağınızı az çok bilirsiniz. Resident Evil dediğimizde hayatta kalma, Silent Hill dediğimizde psikolojik korku, Amnesia dediğimizde çaresizlik gelir aklımıza. Lovecraft dediğimizde ise aslında bunların hiçbirinin tek başına yeterli olmadığını biliriz. Çünkü Lovecraft’ın korkusu yalnızca karanlık bir odada karşımıza çıkan yaratık değildir; insanın, evrenin karşısında ne kadar küçük olduğunu fark etmesidir. Bazen bir yaratığı görmekten çok, onun ne olduğunu anlayamamak korkutur bizi. İşte Cthulhu Mitosu’nun yıllardır oyun dünyasında tam anlamıyla karşılığını bulmakta zorlanmasının sebebi de biraz burada yatıyor.

Frogwares ise bu konuda yabancı değil. Sherlock Holmes oyunlarıyla yıllardır dedektiflik mekaniklerinin üzerine çalışan Ukraynalı geliştirici, 2019 yılında The Sinking City ile Lovecraft’ın dünyasını açık dünya dedektifliğiyle buluşturmayı denemişti. Oyun, atmosferi ve araştırma mekanikleriyle gerçekten de ilgi çekici bir fikir ortaya koymuş, ancak teknik problemleri, ağır ilerleyen yapısı, tekrara düşen çevre tasarımı ve özellikle çatışma mekanikleri nedeniyle elindeki potansiyelin tamamını kullanamamıştı. Biz de ilk oyunun incelemesinde benzer bir noktaya değinmiş, Cthulhu Mitosu’nun ağzımıza bir parmak bal çalıp bizi yine başka bir bahara bıraktığını söylemiştik.

Şimdi Frogwares yeniden karşımızda. Ancak bu kez oldukça önemli bir değişiklik var. The Sinking City 2, ilk oyunun üzerine birkaç yeni mekanik eklenmiş klasik bir devam oyunu değil. Frogwares serinin bütün yapısını yeniden ele almış ve açık dünya dedektifliğini geri plana iterek oyunu doğrudan survival horror türünün içerisine yerleştirmiş. İlk oyunda dedektiflik yaparken korkuyorduk; şimdi ise korkarken dedektiflik yapıyoruz. Aradaki fark küçük gibi görünse de aslında bütün oyunun karakterini değiştiren şey tam olarak bu.

Ve açıkçası, ilk birkaç saatten sonra bunun neden yapıldığını anlamaya başlıyorsunuz.

Lovecraft'ın Arkham'ı

The Sinking City 2'nin hikayesinde bu kez Charles Reed'in peşinden gitmiyoruz. Kahramanımız Calvin Rafferty, occult işlerle ilgilenen bir maceracı ve araştırmacı. Calvin'in hikayesi, sevgilisi Faye Bennett'in gerçekleştirdiği bir ritüelin ters gitmesi ve Faye'in komaya girmesiyle başlıyor. Daha doğrusu Faye'in yalnızca bedeninin değil, ruhunun da başka bir yerde sıkışıp kaldığını öğreniyoruz. Onu geri getirebilmek için de 1920'lerin sular altında kalmış Arkham'ına doğru yola çıkıyoruz.

Arkham'ın hikayedeki yeri ise yalnızca bir arka plan değil. Şehir başlı başına bir karakter gibi. Sular yükselmiş, insanlar tahliye edilmiş, geride kalan birkaç kişi ise ya şehirden kaçamayacak durumda ya da burada yaşananların ardındaki gizemi çözmeye kararlı. Sokaklarda suyun içerisinde ilerlerken terk edilmiş binaları, balık pazarlarını, hastaneleri, Miskatonic Üniversitesi'ni ve daha pek çok bölgeyi araştırıyoruz. Her şeyin üzerine sinmiş o çürümüşlük hissi, oyunun daha ilk dakikalarından itibaren kendisini belli ediyor.

Bu anlamda Frogwares'in çevre tasarımı konusunda ilk oyundan bu yana ciddi bir yol aldığını söylemek mümkün. İlk The Sinking City'de Oakmont ilgi çekici bir şehir olmasına rağmen binaların iç tasarımlarındaki tekrarlar ve geniş haritanın zaman zaman boşluk hissi yaratması atmosferi aşağı çekebiliyordu. Burada ise tam tersine, haritanın küçülmesi oyunun lehine çalışıyor. Arkham daha kontrollü, daha sıkışık ve daha yoğun. Bir binaya girdiğinizde orada yalnızca bir görev yapıp çıkmıyor, etrafındaki ayrıntıları da incelemeye başlıyorsunuz. Masanın üzerindeki bir not, duvardaki bir fotoğraf veya köşeye bırakılmış bir eşya bile bulunduğunuz yerin geçmişi hakkında fikir verebiliyor.

Oakmont'tan Arkham'a

İlk The Sinking City'de şehrin içerisinde kaybolmak oyunun hem en güzel hem de en sinir bozucu taraflarından biriydi. Haritanızda bir görev beliriyor, oraya gidiyor, sonra başka bir ipucu sizi şehrin diğer tarafına gönderiyor, ardından bir kütüphaneye veya polis merkezine uğramanız gerekiyor ve bir süre sonra kendinizi neden orada olduğunuzu düşünürken bulabiliyordunuz. Açık dünya fikri dedektiflik hissini güçlendiriyordu ancak oyunun temposunu da ciddi biçimde aşağı çekiyordu.

The Sinking City 2 bu sistemi neredeyse tamamen bırakıyor. Arkham'ın sular altında kalan sokaklarında tekneyle ilerlediğiniz bölümler olsa da bunlar ilk oyundaki gibi özgürce dolaşabileceğiniz devasa bir şehir yapısına dönüşmüyor. Daha çok bir bölgeden diğerine geçişi sağlayan, atmosferi besleyen ve zaman zaman keşif yapmanıza izin veren alanlar olarak kullanılıyor.

İlk başta bu durum biraz hayal kırıklığı yaratabilir. Çünkü oyunun adına bakıyorsunuz, karşınızda sular altında kalmış Arkham var ve ister istemez “Bu şehri biraz daha gezebilsek ne güzel olurdu,” diyorsunuz. Fakat birkaç saat oynadıktan sonra Frogwares'in neden böyle bir karar aldığını anlıyorsunuz. Çünkü bu defa amaç sizi şehirde kaybettirmek değil, şehir içerisinde korkutmak. Ve bu konuda oyun çok daha başarılı.

Koridorlar daha dar, yollar birbirine bağlanıyor, bazı kapılar ilerleyen bölümlerde açılabilecek şekilde tasarlanıyor, kaynaklar sınırlı tutuluyor ve daha önce geçtiğiniz bir yere geri döndüğünüzde orada bıraktığınız şeylerin değişmiş olabileceğini görüyorsunuz. Modern Resident Evil oyunlarının formülü burada açık biçimde hissediliyor. Hatta bazı menü ve envanter tasarımları bile Resident Evil 2 Remake'i bizlere hatırlatıyor. Bu benzerlik oyunun en büyük artılarından biri olduğu kadar en büyük tartışma konusunu da beraberinde getiriyor elbette.

Dedektif Defterinin Yerini Pompalı Tüfek Aldı

Frogwares'in Sherlock Holmes geçmişini düşündüğümüzde, The Sinking City 2'nin bu kadar belirgin biçimde survival horror'a yönelmesi gerçekten cesur bir karar. Çünkü ilk oyunu farklı kılan şey zaten buydu. Lovecraft evreninde geçen başka oyunlar da vardı, korku oyunları da vardı; ancak Frogwares'in yaptığı şey, “Cthulhu dünyasında bir dedektif olsaydınız ne yapardınız?” sorusuna cevap vermeye çalışmaktı. İkinci oyunda bu soru değişmiş.

Artık daha çok “Cthulhu dünyasında hayatta kalmaya çalışırken ne yapardınız?” diye soruyor oyun.

Calvin'in araştırma yetenekleri, belgeler, çevresel ipuçları ve bulmacalar hala oyunun önemli parçaları. Frogwares geçmişini tamamen çöpe atmamış. Özellikle bazı bulmacalarda çevreyi dikkatli incelemeniz, bir notu okumanız veya bir ipucunu diğerinden ayırmanız gerekiyor.

Ancak ilk oyundaki kadar özgür değilsiniz. Daha doğrusal bir yapı var ve dedektiflik artık oyunun ana motoru değil. Bu nedenle ilk The Sinking City'yi özellikle araştırma sistemi için seven oyuncuların burada bir miktar hayal kırıklığı yaşaması mümkün. İlk oyun “dedektiflik yapan bir korku oyunu” iken, ikinci oyun daha çok “dedektif olan bir karakterin yer aldığı survival horror” haline gelmiş durumda diyebiliriz. Bizce iki oyun arasındaki farkı anlatmanın en kolay yolu bu.

Mermi Hesabı Yaparken Delirmemek

İlk oyunun çatışma mekanikleri hakkında söyleyecek çok şeyimiz vardı. Ne yazık ki bunların çoğu olumlu değildi. Charles Reed'in eline silah verdiğinizde kendinizi hiçbir zaman gerçekten güvende hissetmiyordunuz; ancak bu, korkudan değil mekaniklerin hantallığından kaynaklanıyordu.

The Sinking City 2'de ise Frogwares bu konuda ciddi bir çalışma yapmış. Silah kullanımı daha rahat, düşmanlarla mücadele daha kontrollü ve kaynak yönetimi artık oyunun temel parçalarından biri. Cephane her zaman yeterli değil, sağlık malzemeleri sınırlı ve envanterinizde taşıyabileceğiniz şeyler de belirli bir kapasiteyle sınırlandırılmış. Dolayısıyla her karşılaşmada “öldüreyim mi, yoksa geçeyim mi?” sorusunu kendinize sormanız gerekiyor.

Survival horror türünü seviyorsanız bu mekaniklerin size yabancı gelmeyeceğini düşünüyoruz. Hatta bir süre sonra oyun sizi o kadar güzel şartlandırıyor ki, yerde birkaç mermi gördüğünüzde sevinmeye başlıyorsunuz. Çünkü biraz ileride neyle karşılaşacağınızı bilmiyorsunuz ve elinizdeki son kurşunu şimdi kullanmakla daha sonra kullanmak arasında ciddi bir fark oluşuyor.

Düşman tasarımları da bu sistemi destekliyor. Özellikle cesetleri ele geçiren, onları yeniden hareket ettiren solucan benzeri varlıklar oyunun gerilimini yükseltiyor. Bir alanı temizlediğinizi düşünüp arkanızı döndüğünüzde yerde yatan bir cesedin yeniden ayağa kalkabilmesi, sizi yalnızca önünüzdeki düşmana değil, geride bıraktığınız alana da dikkat etmeye zorluyor.

Korkunun Sesi

The Sinking City 2'nin bizce en başarılı olduğu nokta ise atmosfer. Bunu özellikle belirtmek gerekiyor, çünkü Lovecraft uyarlamalarında atmosfer her şey demek. Bir oyunun karşınıza Cthulhu benzeri bir yaratık çıkarması tek başına “Lovecraftian” olduğu anlamına gelmiyor. Önemli olan o yaratığın geldiği dünyanın size ne hissettirdiği. Arkham bu anlamda gerçekten başarılı.

Suyun içerisinde kalan sokaklar, terk edilmiş evler, çürümüş hastane odaları, Miskatonic Üniversitesi'nin karanlık koridorları, balık pazarının ağır havası ve sürekli bir şeylerin yanlış gittiğini hissettiren ses tasarımı oyunun en güçlü taraflarından.

Üstelik oyun her zaman korkutmak için karşınıza bir yaratık çıkarmıyor. Bazen uzaktan gelen bir ses yeterli oluyor. Bazen bir odada normalden fazla sessizlik olması yetiyor. Bazen de bir cesedin yanında bulduğunuz notu okuyup o cesedin birkaç dakika önce aslında ne yaşadığını anlamanız yeterli.

İlk oyunda sessizlikten çok şikayet etmiştik. Sokaklarda yürürken çevrenin cansızlığı, NPC'lerin sınırlı konuşmaları ve şehrin zaman zaman boş hissettirmesi oyunun atmosferini aşağı çekiyordu. Burada ise sessizlik farklı kullanılıyor. Sessizlik artık eksiklik değil, tehdit.

Bir kapıyı açmadan önce içeriden gelen sesi dinliyorsunuz. Bir koridorda yürürken arkanızdan bir şeyin sürüklendiğini duyuyorsunuz. Bir odanın içerisinde hiçbir şey olmadığını düşünürken duvarın arkasından bir hareket geliyor. Ve bu, Lovecraft'ın korkusuna çok daha yakın.

Bulmacalar Ve Frogwares Imzası

Frogwares'in burada kendisini en fazla belli ettiği yerlerden biri de bulmacalar. Açıkçası oyunun Resident Evil'a bu kadar yaklaşmasından sonra insan bir noktada “Acaba Frogwares kendi kimliğini tamamen kaybetti mi?” diye düşünmeye başlıyor. Sonra önünüze öyle bir bulmaca çıkıyor ki, şirketin neden yıllardır Sherlock Holmes oyunları yaptığını hatırlıyorsunuz.

Çevredeki ipuçlarını takip etmeniz, bazı nesnelerin ne işe yaradığını anlamanız, belgelerden bilgi çıkarmanız ve zaman zaman biraz kafa yormanız gerekiyor. Bunlar oyunun aksiyon temposunu da güzel biçimde bölüyor. Birkaç dakika önce üzerinize saldıran yaratıklardan kaçarken kendinizi bir anda bir odadaki ipuçlarını inceleyip “Burada ne olmuş?” diye düşünürken buluyorsunuz.

Bence The Sinking City 2'nin kendi kimliğini en fazla koruduğu yer burası. Keşke dedektiflik mekanikleri biraz daha geniş tutulmuş olsaydı.

Çünkü oyunun en büyük potansiyeli aslında burada yatıyor. Resident Evil'in kaynak yönetimi ve survival horror yapısı ile Frogwares'in soruşturma mekaniklerini daha güçlü biçimde birleştirebilselerdi, ortaya yalnızca iyi bir Lovecraftian survival horror değil, gerçekten kendisine ait bir alt tür oluşturabilecek bir oyun çıkabilirdi.

Şimdilik bunun yerine iyi çalışan ama daha tanıdık bir formül var.

Resident Evil Gölgesi

Şimdi gelelim oyunun görmezden gelinemeyecek tarafına: The Sinking City 2, Resident Evil'den çok etkileniyor.

Bunu söylemek için oyunu uzun süre oynamaya bile gerek yok. Dar koridorlar, kilitli kapılar, envanter kutuları, sınırlı cephane, geri dönülen bölgeler, güvenli alan hissi ve düşmanların belirli noktalarda yeniden ortaya çıkması modern Resident Evil oyunlarının mirasını açıkça taşıyor.

Bunun kötü olduğunu söylemek istemiyoruz.

Çünkü iyi yapılmış bir formülün kullanılması başlı başına kusur değildir. Sorun, oyunun bazen kendi kimliğini ikinci plana atacak kadar bu formüle yaklaşması.

İlk The Sinking City'yi hatırladığınızda aradaki fark daha da belirginleşiyor. Oyun dünyasında Lovecraft temalı birçok yapım gördük ama Frogwares'in ilk oyundaki dedektiflik sistemi onu farklılaştırıyordu. İkinci oyunda ise çok daha tanıdık bir survival horror yapısının içerisindeyiz.

Buna rağmen Frogwares'in Lovecraft dünyasını bu formülün içerisine yerleştirmeyi başarması oyunu tamamen sıradanlaştırmıyor. Yani karşımızda “Resident Evil ama Cthulhu'lu” şeklinde özetleyip geçebileceğimiz bir oyun yok. Ama “Resident Evil'in Frogwares tarafından yapılmış Lovecraftian versiyonu” derseniz, çok da haksız sayılmazsınız.

Arkham Güzel Ama Daha Fazlasını Istiyoruz

The Sinking City 2'nin bir başka problemi de oyunun bize gösterdiği dünyanın, bize sunduğundan daha büyük hissettirmesi.

Arkham'ı gördüğünüzde daha fazla keşif yapmak istiyorsunuz. Şehrin başka bölgelerine gitmek, geride bıraktığınız karakterlerin hikayelerini öğrenmek, atladığınız yan görevlerin peşinden dönmek istiyorsunuz. Fakat oyun çoğu zaman buna izin vermiyor. Bir bölgeden çıkıp başka bir bölgeye geçtiğinizde hikaye sizi ileri doğru sürüklüyor.

Yaklaşık 15 saatlik deneyimin sonunda bazı bölgelerin yeniden ziyaret edilememesi, yan içeriklerin daha derinlemesine işlenmemesi ve finalin biraz aceleye gelmesini oyunun bizce eksileri arasında. Bu durum ilk oyunun tam tersine bir problem.

İlk The Sinking City'de içerik fazlaydı, fakat zaman zaman gereğinden fazla uzuyordu. İkinci oyunda ise içerik daha kontrollü, daha sıkı ve daha akıcı; ancak bu kez “Biraz daha olsaydı” diye düşünüyorsunuz.

Hikaye Ve Karakterler

Calvin'in Faye'i kurtarma isteği, oyuna ilk oyunda zaman zaman eksikliğini hissettiğimiz daha kişisel bir motivasyon kazandırıyor. Charles Reed'in hikayesi şehrin gizemleriyle iç içeyken Calvin'in hikayesi doğrudan sevdiği insanı geri getirme çabasına bağlanmış. Bu, oyuncunun karakterin neden bütün bu belanın içerisinde kaldığını anlamasını kolaylaştırıyor. Ancak hikayenin fikri ile uygulanışı arasında zaman zaman mesafe oluşuyor. Özellikle Calvin ile Faye arasındaki bazı sahneler beklediğimiz duygusal etkiyi yaratmıyor.

Buna karşın çevresel anlatım çok daha başarılı. Oyunun dünyasında bulduğunuz belgeler, odalarda gördüğünüz izler, terk edilmiş eşyalar ve küçük ayrıntılar Arkham'ın geçmişini karakterlerin konuşmalarından daha etkili biçimde anlatabiliyor. Bu da yine Frogwares'in güçlü olduğu bir alan. Bazen bir karakterin size uzun uzun anlatacağı şeyi, odanın içerisinde bulduğunuz tek bir not çok daha iyi anlatıyor.

Teknik Tarafta Ciddi Sıçrama Var Ama...

The Sinking City 2'nin Unreal Engine 5 ile hazırlanmış olması özellikle ilk oyunu hatırlayanlar için ciddi bir fark yaratıyor. Arkham'ın suyla birleşen mimarisi, karanlık atmosferi, ışıklandırması ve çevre detayları gerçekten başarılı. Şehir, ilk oyundaki Oakmont'tan çok daha canlı bir görsel karaktere sahip.

Fakat burada da Frogwares'in bütçesini ve bir AAA stüdyo olmadığını hatırlamak gerekiyor.

Bazı animasyonlar hala sert. Karakter yüzleri her zaman sahnenin duygusunu taşıyamıyor. Bazı çevre nesnelerinde tekrar hissi oluşuyor. Biz oyunu PC’de oynadık ama PlayStation 5 tarafında da özellikle Performance modunda zaman zaman kare hızı düşüşleri ve küçük takılmalar rapor edilmiş durumda; ayrıca çıkış sürümünde HDR desteğinin daha sonraki bir güncellemeye bırakıldığı belirtiliyor.

Bunlar oyunun genel deneyimini mahvedecek seviyede problemler değil. Fakat oyunun atmosferi bu kadar güçlü olduğunda, teknik taraftaki küçük kusurlar daha görünür hale geliyor.

Yine de şunu söylemek gerekiyor: Frogwares'in bugüne kadar yaptığı en iyi görünen ve en rafine oyunlardan biriyle karşı karşıyayız.

Üstelik oyunun geliştirilme koşullarını da unutmamak gerekiyor. Frogwares, Ukrayna'daki savaşın ortasında bu oyunu geliştirdi. Oyunun açılışında da stüdyonun yaşadığı gerçekliğe değinen bir mesaj bulunuyor. Yani oyuna biraz da bu pencereden bakmak gerek... Ortaya çıkan işin arkasındaki emeği anlamak açısından göz ardı edilecek bir detay değil.

Yaklaşık 15 Saatlik Karanlık

The Sinking City 2'nin ana hikayesi yaklaşık 10-15 saatlik bir deneyim sunuyor. Survival horror türü açısından baktığımızda bu süreyi makul buluyoruz. Hatta oyunun kendisini gereksiz yere uzatmaması, ilk oyunun zaman zaman yaşadığı tempo problemlerinin burada tekrarlanmaması açısından olumlu bile değerlendirilebilir. Ancak oyunun dünyası daha uzun bir macerayı kaldırabilecek kadar zengin. Umutlarımızı 3’üncü oyuna saklıyoruz.

Zira Arkham'ın sokaklarını, Miskatonic'i ve Dreamlands tarafını gördükçe daha fazlasını istiyorsunuz. Oyunun bitişine geldiğinizde ise “Bu kadar mı?” hissine kapılmanız mümkün. Özellikle bazı yan içeriklerin daha fazla geliştirilmemiş olması ve final bölümünün biraz hızlı ilerlemesi bu hissi güçlendiriyor.

Dolayısıyla burada yine ilk oyunun tam tersi bir durum var. İlk The Sinking City size bazen “Artık bitse de gitsek” dedirtiyordu. İkinci oyun ise bittiğinde “Biraz daha kalsaydık” dedirtiyor. Sanırız Frogwares'in üçüncü oyunda çözmesi gereken en önemli meselelerden biri de tam olarak bu denge.

Sonuç

Sonuç olarak The Sinking City 2, ilk oyunun eksiklerini önemli ölçüde gideren, ancak bunu yaparken ilk oyunun kimliğinden de ciddi bir parça bırakan bir devam oyunu oluyor. Frogwares'in survival horror türüne geçişi şaşırtıcı biçimde başarılı. Çatışmalar daha iyi, kaynak yönetimi daha anlamlı, bulmacalar daha yerinde, atmosfer çok daha güçlü ve Arkham gerçekten içerisinde kaybolmak isteyeceğiniz bir şehir olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bahsettiğimiz eksileri de var.

Bununla birlikte Frogwares'in önemli bir riski göze aldığını da kabul etmek gerekiyor. İlk oyunun arkasındaki dedektiflik mirasını tamamen korumak yerine yeni bir türe yönelmişler. Bu tercih ilk oyunun hayranlarını ikiye bölebilir. Zira The Sinking City 2, ilk oyunun daha büyük, daha özgür ve daha dedektiflik odaklı versiyonu değil. Bambaşka bir yol seçiyor.

İlk oyunda Oakmont'un sokaklarında dolaşıyor, bir ipucunun peşinden başka bir ipucuna gidiyor, kütüphanelerde ve polis arşivlerinde araştırma yapıyor, Charles Reed'in zihninden olayları yeniden kuruyorduk. Burada ise daha çok karanlık bir koridorda ilerliyor, cephanemizi sayıyor, bir kapının arkasından gelen sesi dinliyor ve bir sonraki yaratığın nereden çıkacağını tahmin etmeye çalışıyoruz.

Bir anlamda Frogwares, dedektifin elinden defteri alıp yerine tüfeği vermiş. Ve işin ilginç tarafı, bu tüfek oldukça iyi çalışıyor.

The Sinking City 2'yi yalnızca ilk oyunun devamı olarak değerlendirirsek bazı şeylerin eksildiğini söylemek zorundayız. Fakat onu kendi başına bir Lovecraftian survival horror olarak ele aldığımızda, karşımızda oldukça başarılı, atmosferi güçlü ve Frogwares'in bugüne kadar yaptığı en derli toplu oyunlardan biri duruyor. Resident Evil'in gölgesinden tamamen çıkamıyor belki, ancak Arkham'ın kendine özgü çamurlu, karanlık ve çürümüş dünyası oyuna yeterince karakter kazandırıyor.

Eğer Lovecraft Mitosu'nu seviyor, Resident Evil tarzı survival horror oyunlarından hoşlanıyor ve “Ben biraz da dedektiflik yapayım” diyorsanız, The Sinking City 2'nin kapısını rahatlıkla çalabilirsiniz. Fakat ilk oyunu özellikle Charles Reed'in soruşturma macerası, açık dünya yapısı ve özgür dedektiflik mekanikleri için sevdiyseniz, beklentinizi biraz aşağı çekmenizde fayda var.

Çünkü bu defa şehir sizi gizemlerin peşinden sürüklemiyor. Şehir sizi yutmaya çalışıyor.

Ve Lovecraft'ın dünyasında bilirsiniz; bazı şeylerin sizi yutmasına izin vermek, onları anlamaya çalışmaktan çok daha kolaydır.

Chip Notu %80

KÜNYE

  • Yayıncı: Frogwares
  • Geliştirici: Frogwares
  • Tür: Survival Horror / Aksiyon / Macera
  • Platform: PC, PlayStation 5, Xbox Series X|S
İlgili Galeri

Subnautica 2 erken erişimde dalmaya değer mi? | Subnautica 2 inceleme (Erken Erişim) Galeriye Gözat Etiketler:

  • Oyun ve Eğlence